Bir emanet düşünün: yüzyıllar boyunca elden ele, ustadan çırağa geçen, her sahibinin bir sonrakini bizzat seçtiği bir emanet. Türk tiyatrosunda böyle bir emanet var, adı Kavuk; ve bu emaneti taşıyanlardan biri, elli yılı aşkın bir sahne hayatı boyunca, hem gülmeyi hem düşünmeyi öğreten bir isim: Ferhan Şensoy.
26 Şubat 1951'de Samsun'un Çarşamba ilçesinde doğdu. Annesi Müjgan Hanım ilkokul öğretmeniydi, babası Yusuf Cemil Bey ise hem tüccardı hem de o yıllarda Çarşamba'nın belediye başkanıydı. Ferhan, evin en büyük çocuğuydu; bir kız kardeşi Ragıbe, bir erkek kardeşi Ahmet Vildan vardı.
İlkokulu Samsun'da okudu. Ortaokul için ailesi onu İstanbul'a, Galatasaray Lisesi'ne gönderdi; ama Ferhan orada uzun süre kalmadı, Çarşamba'ya döndü ve liseyi 1970'te orada bitirdi. Bu erken dönüş, belki de onun hayatı boyunca sürdürdüğü bir eğilimin ilk işaretiydi: büyük, prestijli kurumların cazibesine kapılmak yerine, kendi yolunu kendi çizmek. Daha lise yıllarında yazdığı öykü ve şiirler 1969'da Yeni Ufuklar ve Soyut dergilerinde yayımlandı; ilk skeçleri de 1970'te Devekuşu Kabare'de sahnelendi. Henüz on dokuz yaşında bir gençken, sahne onu çoktan çağırmaya başlamıştı.
İstanbul'a bu kez üniversite için döndü: Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Mimarlık Bölümü'ne yazıldı. Mimarlık, sağlam, hesaplı, geleceği garanti bir meslekti; ama Ferhan'ın içindeki sahne tutkusu, bu güvenceyi bir kenara itmesine yetti. 1972'de okulu bıraktı, Fransa'ya gitti. Strasbourg'da sahne sanatları eğitimi aldı; Jerome Savary ve Andre-Louis Perinetti gibi Avrupa tiyatrosunun önemli isimleriyle çalıştı. 1975'te Türkiye'ye döndüğünde artık mimar değil, tam anlamıyla bir tiyatrocuydu.
Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda ve Devekuşu Kabare'de oyunlar yazıp oynadı. 1980'de kendi topluluğunu, Ortaoyuncular'ı kurdu. O dönem yazdığı ve sahnelediği "Şahları da Vururlar," "Kiralık Oyun," "İstanbul'u Satıyorum" gibi oyunlar, keskin bir toplumsal ironiyi geleneksel ortaoyunu diliyle harmanlıyordu; siyasi eleştiri, gündelik dilin içine öyle ustaca yerleştirilmişti ki, sansürün makasından bile bazen sıyrılmayı başarıyordu.
1885 yapımı Ses Tiyatrosu binası yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında, Şensoy bu tarihi yapıyı Ortaoyuncular'a kazandırdı. Bir binayı kurtarmak, sadece duvarları korumak değildir; o duvarların içinde biriken yüz yıllık sahne hafızasını da korumaktır. İstiklal Caddesi'ndeki bu bina, onun uğraşıyla bugün hâlâ ayakta.
1987'de sahnelediği "Ferhangi Şeyler," ölümüne kadar geçen otuz dört yıl boyunca, kesintili de olsa binlerce kez oynandı: tek kişilik, bir daktilo eşliğinde, günün haberlerini hicveden bir format. Her gece farklı, çünkü her gece haberler değişiyordu; bu, oyunu asla eskimeyen, sürekli yenilenen bir organizmaya dönüştürdü. Türk tiyatrosunda bu kadar uzun soluklu, bu kadar canlı kalabilen tek kişilik başka bir oyun bulmak zor.
Şensoy'un adı, geleneksel Türk tiyatrosunun bir simgesiyle de anılır: Kavuk. Kel Hasan Efendi'den İsmail Dümbüllü'ye, ondan Münir Özkul'a geçen bu emanet, bir noktada Ferhan Şensoy'a ulaştı; ölüm ilanında "meddahlık geleneğinin simgesi kavuğu otuz yıla yakın süre taşıma onuruna sahip" ifadesiyle anıldı. Ama Şensoy bu emaneti kendi başına saklamadı: 2016'da, kavuğu bir başka usta oyuncuya, Rasim Öztekin'e devretti.
Bu devir, hikâyenin belki de en dokunaklı ayrıntısını taşıyor içinde. Öztekin'in ölümünden beş ay sonra, 31 Ağustos 2021'de, Şensoy da İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi'nde kalp damar hastalıkları ve solunum yetersizliği nedeniyle hayatını kaybetti. Bir emanetin son iki taşıyıcısı, birbirinden sadece birkaç ay arayla ayrıldılar dünyadan; sanki Kavuk, bir süreliğine sahipsiz kalmayı reddetmişti. Cenazesi Ses Tiyatrosu'nda anıldıktan sonra Teşvikiye Camii'nden kaldırılıp Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.
Geriye elli yılı aşkın bir sahne mirası, onlarca oyun, bir kurtarılmış bina ve kırk yılı aşkın bir gelenek nöbeti kaldı.
Kaynakça
• İKSV Tiyatro Onur Ödülleri, "Ferhan Şensoy" biyografi sayfası — tiyatro.iksv.org
• Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, "Ferhan Şensoy" maddesi — teis.yesevi.edu.tr
• Vikipedi (İngilizce), "Ferhan Şensoy" maddesi
• Biyografya.com, "Ferhan Şensoy" — vefat haberi ve kavuk devri ayrıntıları
• Sinemalar.com, "Ferhan Şensoy" biyografi sayfası
• Biyografiler.com, "Ferhan Şensoy Kimdir?"
1961 yılında bir sahnede, tek bir oyuncu, aynı gece hem bir kadını hem bir erkeği canlandırdı. Shakespeare'in "Hamlet"inde, önce Ophelia olarak sahneye çıktı; sonra erkek kılığına girip Hamlet'i oynadı. Bu çifte performans, ona "Erkek Hamlet" lakabını kazandırdı ve onu dünyada bu rolü oynamış az sayıda kadın oyuncudan biri yaptı. O oyuncunun adı Ayla Algan'dı.
29 Ekim 1937'de İstanbul'da doğdu. Babası Girit göçmeni tüccar Vedat Kasman, annesi ressam Nevzat Kasman'dı; "Algan" soyadı, sonradan evlendiği tiyatro insanı Beklan Algan'dan geliyordu. Ortaokulu Notre Dame de Sion'da, liseyi Fransa'da Versailles Lisesi'nde okudu; küçük yaştan itibaren, hem Doğu hem Batı kültürünün içinde büyüdü.
Eşiyle birlikte New York'a gitti, orada Actors Studio'da ve Off-Broadway sahnelerinde çalıştı. Amerikan yöntem oyunculuğunun merkezinde eğitim almak, o dönemin Türk tiyatrocuları arasında nadir bir deneyimdi. 1960'ta Türkiye'ye dönüp İstanbul Şehir Tiyatrosu'na girdi, 1961'de "Tarla Kuşu" ile ilk kez sahneye çıktı. Aynı yıl geldiği o Hamlet performansı, kariyerinin en akılda kalan anlarından biri oldu.
1965'te "Fizikçiler" oyunundaki performansıyla İlhan İskender En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'ne layık görüldü. Ama burada beklenmedik bir şey yaptı: ödülü geri çevirdi, çünkü tiyatronun kolektif bir sanat olduğunu, tek bir kişinin başarısı olarak sunulamayacağını düşünüyordu. Bir ödülü, üstelik prestijli bir ödülü, ilke gereği reddetmek, her sanatçının gösterebileceği bir cesaret değildir.
1966'da Muhsin Ertuğrul'un istifası üzerine Şehir Tiyatroları'ndan ayrıldı; LCC Tiyatro Okulu'nda ders vermeye başladı. Buradan Macit Koper, Cezmi Baskın, Rutkay Aziz gibi isimler yetişti; bir oyuncunun mirası, bazen kendi sahne performanslarından çok, yetiştirdiği öğrencilerde yaşamaya devam eder.
1971'de Paris'in ünlü Olympia salonunda sahneye çıkan ilk Türk sanatçı oldu; bu, o dönem için Türk sanatının uluslararası sahnede tanınırlığı açısından önemli bir eşikti. 1972'de Turizm Bakanlığı'nın isteğiyle Yunus Emre'nin 650. yılı için Fransızca, İngilizce ve Almanca bir Yunus Emre albümü hazırladı; büyük şairi yurt dışında tanıtan isimlerden biri oldu. Bu bağlılığını, kızına verdiği isimle de gösterdi: Yunus Emre'nin bir şiirinden esinlenerek ona "Sevi" adını verdi.
4 Ocak 2024'te, evinde bir senaryo okurken geçirdiği beyin kanaması sonucu, 86 yaşında hayatını kaybetti. Teşvikiye Camii'nden kılınan cenaze namazının ardından Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi. Elinde bir senaryoyla, hâlâ yeni bir rol arayışındayken ayrılması, altmış yılı aşkın bir kariyerin ne kadar kesintisiz sürdüğünün küçük ama etkileyici bir kanıtıydı.
Kaynakça
• T24, "Ah Güzel İstanbul'un Ayşe'si, usta sanatçı Ayla Algan hayatını kaybetti"
• Biyografiler.com, "Ayla Algan"
• Serbestiyet, "Ayla Algan Hayatını Kaybetti" (İstanbul Şehir Tiyatrosu açıklaması, cenaze bilgileri)
• Maarifin Sesi, "Yunus Emre'yi Dünyaya Tanıtmıştı"
• Şalom Dergi, "Bir Kültür İnsanı Ayla Algan'ın Ardından"
1961'de Helsinki'de bir kongre salonunda, Finlandiyalı sanatçı Arvi Kivimaa ayağa kalktı ve basit ama etkili bir öneri sundu: dünyanın her yerinde, aynı gün kutlanacak bir "Dünya Tiyatro Günü" olmalıydı. Uluslararası Tiyatro Enstitüsü'nün (ITI) 9. Kongresi'nde toplanan delegeler, bu öneriyi kabul etti. Tarih olarak 27 Mart seçildi; çünkü bu tarihte Paris'te "Théâtre des Nations" (Milletler Tiyatrosu) festivali açılıyordu.
İlk Dünya Tiyatro Günü mesajı, 27 Mart 1962'de yayımlandı. Bu onur, Fransız yazar ve oyun yazarı Jean Cocteau'ya verildi; sanki tiyatronun evrensel dilini en iyi anlatabilecek isim oydu. O günden bu yana her yıl, dünyaca tanınan bir sanatçı, insanlığa seslenen bir mesaj kaleme alıyor. Arthur Miller'dan Dario Fo'ya, Judi Dench'e kadar pek çok isim bu geleneği sürdürdü; her biri, kendi döneminin ve kendi sesinin izini bu mesajlara işledi.
Türkiye'de de 27 Mart, tiyatro camiası tarafından benimsenmiş bir gün; kurumlar bu tarihte kendi ulusal mesajlarını ve etkinliklerini düzenliyor. Bir Fin sanatçının altmış yıldan fazla önce ortaya attığı basit bir fikir, bugün hâlâ, dünyanın dört bir yanındaki sahnelerde yankılanmaya devam ediyor.
Kaynakça
• ITI (International Theatre Institute) arşivi, "The History of World Theatre Day and Arvi Kivimaa's Proposal (1961)"
• UNESCO Digital Library, "World Theatre Day: First International Message by Jean Cocteau (1962)"
Ankara'da, henüz genç bir cumhuriyetin başkentinde, bir grup tiyatrocu sahneden indi ve karşılarında Mustafa Kemal'i buldular. Beklentileri neydi bilinmez; belki bir tebrik, belki bir iltifat. Ama duydukları söz, tarihe geçecekti: "Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz; fakat sanatkâr olamazsınız." Kaynaklarda bu sözün tam tarihi 1923, 1927 ve 1930 olarak farklı verilse de, içeriği ve o çevreye söylendiği konusunda kaynaklar birleşiyor. Ve o çevrenin merkezinde, her zaman aynı isim vardı: Muhsin Ertuğrul.
1892'de İstanbul'da doğdu. Genç yaşta Şehzadebaşı'nın tiyatrolarına takıldı; babası onun hariciyeci, yani diplomat olmasını isterken, o sahneyi seçti. 1909'da, henüz on yedi yaşındayken, Erenköy Şehir Tiyatrosu'nda ilk kez sahneye çıktı. Bir ailenin diplomat olmasını istediği bir çocuğun, tiyatroya yönelmesi, o dönemin Osmanlı toplumunda hiç de kolay kabul edilecek bir tercih değildi; sahne, hâlâ şüpheyle bakılan bir meslekti.
Tiyatronun sadece sahnede öğrenilemeyeceğini erken fark etti; onun "bilimini" öğrenmek için Avrupa'ya gitti. Paris'te André Antoine'ın yanında tiyatronun toplumsal işlevini gördü, Berlin'de Max Reinhardt'ın rejisini inceledi, Moskova'da Stanislavski'nin psikolojik gerçekçiliğini tanıdı. Üç farklı şehir, üç farklı tiyatro anlayışı; Muhsin Ertuğrul, bunları tek bir vizyonda birleştirmeyi başaracaktı.
1923'te Cumhuriyet ilan edildikten sonra, işte o sahne gerçekleşti: Ankara'da bir Darülbedayi temsilinin ardından, Atatürk sanatçıları kabul etti ve o unutulmaz sözü söyledi. Bu cümle, sadece bir iltifat değildi; sanatın, siyasi güçten bağımsız, kendine has bir değer taşıdığını, hiçbir makamın onun yerini alamayacağını söyleyen bir manifesto gibiydi.
Muhsin Ertuğrul, bu manifestoyu kurumsal bir gerçekliğe dönüştürdü. Darülbedayi'yi (bugünkü Şehir Tiyatroları) kurumsallaştırdı, ilk çocuk tiyatrosunu açtı, bölge tiyatrolarını kurdu, konservatuvarın temellerini attı. Kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu yıllarda, bu yasağa göğüs geren isimleri destekledi: önce Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir'i, sonra Afife Jale'yi. 1923 yapımı "Ateşten Gömlek" filmiyle Türk sinemasında kadın oyuncuların önünü açtı; Türkiye'nin ilk sesli filmini de o çekti.
Sahne disiplinine olan bağlılığı efsaneviydi: perde bir saniye geç açılmaz, kulis bir eczane titizliğiyle yönetilirdi. Bu titizlik, sadece kişisel bir alışkanlık değildi; genç Cumhuriyet'in kurumlarına örnek olması gereken bir ciddiyet anlayışıydı belki de. Bir sahne sanatının, devlet dairesinden daha az disiplinli olmaması gerektiğini düşünüyordu.
29 Nisan 1979'da, sanat hayatının yetmişinci yılını kutlamak için gittiği İzmir'de öldü; Zincirlikuyu'ya defnedildi. Yetmiş yıl, bir insanın sahneyle kurabileceği en uzun ilişkilerden biriydi belki; ve bu yetmiş yılın sonunda, arkasında bıraktığı, sadece oyunlar ve filmler değil, bütün bir kurumsal yapıydı.
Kaynakça
• Ertuğrul, Muhsin. "Benden Sonra Tufan Olmasın" (otobiyografi)
• And, Metin. "Başlangıcından 1983'e Türk Tiyatro Tarihi"
• Sevinçli, Efdal. "Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Sinemadan Tiyatroya Muhsin Ertuğrul"
• Vikisöz / Wikiquote, "Mustafa Kemal Atatürk/Sanat, Sanatçı" maddesi (Atatürk'ün "sanatkâr olamazsınız" sözünün farklı kaynaklardaki varyasyonları)
• Belleten Dergisi (TTK), "Atatürk'ün Edebiyat ve Sanat Anlayışı"
Bazı karakterler, canlandıran oyuncunun gerçek kimliğini gölgede bırakır. Türkiye'de bir kuşağa sorsanız, "Halit Akçatepe" ismini tanımayabilirler, ama "Güdük Necmi" dediğinizde yüzlerinde bir gülümseme belirir. 1975 yapımı "Hababam Sınıfı" filmindeki bu karakter, onu bir nesil için silinmez bir isim yaptı.
1 Ocak 1938'de Üsküdar'da doğdu. Babası Sıtkı Bey bir tulûatçıydı ve Kurtuluş Savaşı'na katılmıştı; annesi Leman Hanım'dı. Sahne, ailesinin kanında zaten vardı demek ki. Beş yaşındayken "Dertli Pınar" filminde rol alarak çocuk oyuncu olarak sinemaya başladı; bu kadar erken bir yaşta kameraya alışmak, ona sahnenin doğal bir uzantısı gibi hissettirmiş olmalı. Saint Benoit Fransız Lisesi'nde okudu; konservatuvar eğitimi almadı, sahnede, doğrudan pratikle yetişti.
1973 yapımı "Canım Kardeşim" filminde de rol aldı; ama asıl büyük dönüşüm, iki yıl sonra geldi. "Hababam Sınıfı"ndaki "Güdük Necmi" karakteri, sadece bir rol değil, bir mizah kalıbı, bir kültürel referans hâline geldi. Filmin yıllar içinde televizyonlarda tekrar tekrar gösterilmesi, karakterin her yeni kuşağa yeniden tanıtılmasını sağladı.
2014'te geçirdiği bir felç sonrası vücudunun sağ tarafı işlevini yitirdi. Bu, bir sahne sanatçısı için yıkıcı bir kayıp olabilirdi; ama Akçatepe, elinden geldiğince sahne hayatını sürdürmeye çalıştı. Ölümünden kısa süre önce verdiği bir röportajda, ölümden korkmadığını, cenazesinde ne kadar sevildiğini göreceğini söylemişti; bir sanatçının, kendi ölümüne bile bir sahne netliğiyle bakabilmesi, dikkat çekici bir olgunluktu.
31 Mart 2017'de öldü; Karacaahmet Mezarlığı'na, ailesinin yanına defnedildi.
Kaynakça
• Vikipedi, "Halit Akçatepe" maddesi
• Hürriyet Gazetesi, "Hababam sınıfının 'Güdük Necmi'si Halit Akçatepe yaşamını yitirdi"
• Sinemalar.com & Beyazperde.com, Halit Akçatepe filmografisi
Bir subay çocuğunun hayatı, genellikle bir yerden bir yere sürekli taşınmakla geçer; kalıcı bir ev, kalıcı bir arkadaş çevresi kurmak zordur. 10 Ağustos 1927'de Kilis'te doğan Nejat Uygur için de durum böyleydi; babası subay Behzat Bey, annesi öğretmen Fikret Naciye Hanım'dı. Çocukluğu, Anadolu'nun farklı şehirlerinde, sürekli yeniden başlayarak geçti.
Belki de bu sürekli hareketlilik, onda farklı bir hayal gücü besledi. Gençliğinde pilotluk ve gemicilik gibi çok farklı hayaller kurdu; bir dönem gerçekten gemici olarak çalıştı. Denizde geçirdiği zaman, ona hem dünyayı gezme hem de insan çeşitliliğini gözlemleme fırsatı vermiş olmalı; bu gözlem, sonradan sahnede canlandıracağı tiplemelerin belki de ilk tohumlarıydı.
İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'ne girdi ama mezun olmadan ayrıldı; resim ve heykelle ilgisini hayatı boyunca sürdürdü. Sahne sanatına yönelişi, akademik bir eğitimden değil, doğrudan pratikten geldi: 1949'da kendi tiyatrosunu kurdu. Geleneksel tulûat ustası İsmail Dümbüllü tarafından keşfedildiği aktarılır; bir ustanın, henüz yolunu arayan bir genci fark edip yönlendirmesi, Türk tiyatrosunun aktarım geleneğinde sık rastlanan bir örüntüdür.
En çok "Cibali Karakolu" oyunuyla tanındı; bu oyun yıllarca kapalı gişe oynandı ve toplumsal bir fenomene dönüştü. Oyun sonunda seyirciye söylediği "Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden, ortancaların burnundan öperim" cümlesi, onun imza sözü hâline geldi; bir oyuncunun, tek bir cümleyle bütün bir kuşağın hafızasına yerleşmesi, nadiren rastlanan bir başarıdır.
Necla Uygur'la evlendi, beş erkek çocukları oldu; bazıları (Süheyl, Behzat) babalarının izinden giderek sahneye çıktı. Bir ailenin, kuşaktan kuşağa aynı sahne tutkusunu taşıması, Türk tiyatro tarihinde tekrar eden bir motif: usta-çırak ilişkisi, bazen doğrudan baba-oğul ilişkisine dönüşüyor.
1998'de Devlet Sanatçısı unvanı aldı; bu, onun tulûat geleneğini modern Türkiye'ye taşıma çabasının resmî bir tanınmasıydı. 18 Kasım 2013'te hayatını kaybetti.
Kaynakça
• Haberler.com arşivi, "Nejat Uygur Hayatı ve Biyografisi"
• T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Sanatçıları Listesi
1897'de Üsküdar'da doğan bir çocuğun, bir gün "Komik-i Şehir," yani şehrin en büyük komiği unvanını taşıyacağını kim tahmin edebilirdi? Geleneksel Türk tiyatrosunun, tulûat ve ortaoyununun içinde yetişti; dönemin en büyük ustası Kel Hasan Efendi'nin yanına çırak girdi.
Kel Hasan, bu genç çırağın içindeki yeteneği erken fark etti. Tulûat, doğaçlamaya dayanan, ezberlenmiş bir metne değil, anlık esprilere, seyirciyle kurulan canlı bir ilişkiye dayanan bir sanattı; bu yeteneği görmek, sadece teknik bir beceriyi değil, bir sahne sezgisini fark etmek demekti. Kel Hasan Efendi, İsmail'i geleneğin inceliklerine alıştırdı; yıllar süren bu çıraklık, sadece taklit etmeyi değil, geleneği içselleştirip kendi sesini bulmayı öğretti.
Bir noktada, Kel Hasan Efendi, geleneğin simgesi olan Kavuğu İsmail'e devretti. Bu, tulûat geleneğinde ustadan çırağa geçen sembolik bir emanetti; bir kumaş parçasından çok daha fazlasını, bir sorumluluğu, bir mirası temsil ediyordu. "Komik-i Şehir" unvanını taşıyan İsmail Dümbüllü, "Kanlı Nigar" ve "Gözlemeci" gibi oyunlarla, doğaçlamaya dayalı bir gelenek olan ortaoyununu yirminci yüzyıla taşıdı. Fesi, bastonu ve doğaçlama esprileriyle, sahnede toplumsal eleştiriyi mizahla harmanladı; seyirci güldürülürken, aslında bir şeyler de öğreniyordu ondan.
1968'de, kendisi de artık yaşlanmışken, Kavuğu bir sonraki nesle, Münir Özkul'a devretti. Bu devir, önemli bir mesaj taşıyordu: gelenek, İsmail Dümbüllü'yle bitmiyordu; kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam edecekti. Bir sanatçının en büyük olgunluk anı, belki de kendi mirasının kendisinden büyük olduğunu kabul edip, onu bir başkasına emanet edebilmesidir.
5 Kasım 1973'te bir trafik kazası sonrası hayatını kaybetti. Ama başlattığı zincir, ondan sonra da sürdü: Münir Özkul'dan Ferhan Şensoy'a, ondan Rasim Öztekin'e. Bir çırağın, bir ustadan aldığı emaneti, kendi çırağına devretmesi, Türk tiyatro tarihinin belki de en uzun soluklu sembolik geleneklerinden birini oluşturdu.
Kaynakça
• And, Metin. "100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi"
• Nutku, Özdemir. "Meddahlık ve Meddah Hikâyeleri"
• Malumatfuruş, "Kel Hasan Efendi'den İsmail Hakkı Dümbüllü'ye Geçen Kavuğun Serencamı"
Bir insanın, tek bir gecede onlarca farklı yüze bürünebilmesi, sadece bir makyaj tekniği değil, bir oyunculuk felsefesidir. 28 Eylül 1948'de Samsun'da doğan Levent Kırca, bu felsefeyi televizyon ekranına taşıyan isimlerden biri oldu.
Ankara Devlet Konservatuvarı'nda tiyatro eğitimi aldı; klasik sahne disiplinini erken yaşta içselleştirdi. Ama asıl büyük dönüşüm, 1986'da başlayan ve tam yirmi iki yıl süren "Olacak O Kadar" adlı televizyon programıyla geldi. Program, plastik makyaj kullanarak onlarca farklı karaktere bürünmesine dayanıyordu; her hafta yeni bir yüz, yeni bir ses, yeni bir toplumsal tip. Bu format, toplumsal ve siyasi eleştiriyi mizah yoluyla ekrana taşıyordu; sansürün doğrudan söze getirdiği sınırları, bir karakterin ağzından dolaylı biçimde aşmayı başarıyordu. "Sarhoş" ve "Küçük Hüsamettin" gibi tiplemeleri, geniş kitlelerce benimsendi ve gündelik dile bile yerleşti.
Eşi Oya Başar'la birlikte kendi tiyatrolarını kurdu ve uzun yıllar ayakta tutmaya çalıştı; özel tiyatro işletmek, Türkiye'de her zaman ekonomik bir mücadele anlamına gelmiştir, ve bu mücadeleyi yıllarca sürdürmek, sadece sanatsal değil, pratik bir azim de gerektirir. Sanatçı duruşundan ödün vermemesiyle tanınırdı; ticari baskılara rağmen, eleştirel çizgisini korumaya çalıştı.
12 Ekim 2015'te hayatını kaybetti. Geride, yirmi iki yıllık bir programın hafızası ve toplumsal mizahın Türkiye televizyonundaki en uzun soluklu örneklerinden birinin mirası kaldı.
Kaynakça
• Hürriyet Gazetesi arşivi, "Mizahın Büyük Kaybı" (13 Ekim 2015)
• Biyografi.info, "Levent Kırca Hayatı ve Sanat Kariyeri"
13 Nisan 1920 gecesi, Kadıköy Apollon Tiyatrosu'nda bir kriz yaşandı: Hüseyin Suad'ın "Yamalar" adlı oyununun başrol oyuncusu, son anda Paris'e kaçmıştı. Sahne, oyuncusuz kalmıştı. Bu krizi çözen kişi, "Jale" adını kullanan genç bir kadındı. Perde açıldığında, seyirciler bilmeden tarihe tanık oluyordu: bir Müslüman Türk kadını, ilk kez Osmanlı sahnesinde rol alıyordu.
Bu ana gelene kadarki yol, hiç kolay değildi. 1902'de İstanbul Kadıköy'de doğan Afife'nin babası Hidayet Bey, annesi Methiye Hanım'dı. O dönem Osmanlı sahnelerinde Müslüman Türk kadınının yeri yoktu; sahneye çıkmak, hem dinen hem resmen yasaktı. Kadın rolleri, ya erkekler tarafından ya da gayrimüslim kadınlar tarafından oynanıyordu.
1918'de Darülbedayi, kadınlara özel oyunlar için kadın oyuncu yetiştirmek amacıyla bir sınav açtığında, Afife bu sınava girdi ve kazandı. Ama kazanmak, sadece başlangıçtı. Diğer kazananlar, toplumsal baskıya dayanamayıp birer birer ayrıldı; Afife, tek başına, sahnede kaldı.
O 13 Nisan gecesinden sonra, bedeli ağır oldu. Polis tiyatroları basıyordu; Afife bazen suflör kutusuna saklanarak, bazen kılık değiştirerek kaçıyordu. Bir sahne sanatçısının, kendi mesleğini icra ederken bir suçlu gibi saklanmak zorunda kalması, bugünün gözünden bakılınca akıl almaz bir zulüm gibi görünüyor. Babası onu evlatlıktan reddetti, işinden kovuldu. Ailesinin, toplumun, hatta devletin bu kadar açık bir düşmanlığıyla karşı karşıya kalan bir genç kadının, bu baskı altında ayakta kalması gerekiyordu.
Bu baskı ve yalnızlık dönemi, sağlığını ciddi biçimde etkiledi; kullandığı ilaçlar zamanla bağımlılığa dönüştü. Besteci Selahattin Pınar'la evliliği de bu zorlu yıllara denk geldi ve uzun sürmedi; belki de bu kadar büyük bir toplumsal fırtınanın ortasında, sıradan bir evlilik hayatı kurmak, baştan imkânsızdı.
Cumhuriyet'in ilanından sonra kadınların sahneye çıkma yasağı kalktı; Afife'nin açtığı yol, resmen de tanındı. Ama bu tanınma, ona geç kaldı. 24 Temmuz 1941'de, henüz otuz dokuz yaşındayken, İstanbul'da öldü.
Bugün 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde Türkiye'de dağıtılan en önemli ödül, onun adını taşıyor: Afife Tiyatro Ödülleri. Bir zamanlar sahneye çıktığı için kaçmak zorunda kalan bir kadının adı, şimdi her yıl, sahnedeki en iyi performansları onurlandırmak için anılıyor. Tarihin bazen böyle bir adaleti vardır: geç ama kalıcı.
Kaynakça
• Taner, Haldun. "Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil"
• Afife Tiyatro Ödülleri resmî arşivi
• And, Metin. "Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu"
1928'de Mersin'de doğan bir çocuğun, bir gün Türk tiyatrosuna Batı müzikalini tanıtacak isim olacağını kim düşünebilirdi? Robert Koleji'nde okudu, ardından Yale Üniversitesi'nde tiyatro eğitimi alan ilk Türk oldu; bu, o dönem için sıra dışı bir başarıydı, Amerika'nın en prestijli tiyatro programlarından birine kabul edilen bir Türk genci.
Türkiye'ye döndükten sonra 1950'lerde Tepebaşı'nda Cep Tiyatrosu'nu kurdu; sahne disiplinine ve şıklığa verdiği önemle tanındı. Yale'de öğrendiği titizlik, burada kendi tiyatro anlayışının temeline oturdu. Erol Günaydın, Altan Erbulak, Metin Serezli, Nisa Serezli gibi isimler bu ekolden yetişti; bir okulun, sadece kendi kuşağını değil, sonraki kuşakları da şekillendirmesi, gerçek bir eğitimcinin izidir.
Türkiye'nin ilk büyük müzikal prodüksiyonu sayılan "Hisseli Harikalar Kumpanyası"nı sahneye koyarak müzikal tiyatronun öncülerinden oldu. Müzikal, şarkı, dans ve oyunculuğu bir arada isteyen, prodüksiyon açısından çok daha karmaşık bir tür; bunu Türkiye'ye taşımak, sadece bir oyun sahnelemek değil, yeni bir tiyatro dilini tanıtmaktı.
Kadınların sahneye çıkışının öncüsü Afife Jale'nin adını yaşatmak amacıyla kurulan Afife Tiyatro Ödülleri'nin kurucularındandır; bu, onun sadece kendi kariyeriyle değil, Türk tiyatrosunun tarihsel hafızasıyla da ilgilendiğini gösteriyor.
Kaynakça
• Dormen, Haldun. "Nerede Kalmıştık?" (otobiyografi)
• Dormen, Haldun. "İkinci Perde"
• And, Metin. "Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu"
Psikoloji okumak üzere üniversiteye giren bir gencin, sonunda Türk tiyatrosunun en politik seslerinden biri hâline gelmesi, ilk bakışta beklenmedik bir yol gibi görünür. Ama 1938'de İstanbul'da doğan Genco Erkal için, bu iki alan aslında birbirinden o kadar da uzak değildi: insan davranışını anlamaya çalışan bir zihin, sahnede de aynı merakı sürdürebilirdi.
Robert Koleji'nde okudu, üniversitede psikoloji okudu; ama tiyatro tutkusu ağır bastı. 1959'da "Genç Oyuncular" ile sahne kariyerine başladı. On yıl kadar sonra, 1969'da arkadaşlarıyla birlikte Dostlar Tiyatrosu'nu kurdu; bu, sadece bir tiyatro topluluğu değil, bir duruşun ilanıydı.
Bertolt Brecht'in epik tiyatro anlayışını Türkiye'ye taşıyan isimlerden biri oldu; tiyatroyu, seyirciyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp düşünmeye zorlayan, toplumsal eleştirinin bir aracı olarak kullandı. Gogol'ün "Bir Delinin Hatıra Defteri"ni 1965'ten itibaren tek kişilik oyun olarak sahneledi; bu, Türkiye'de "tek kişilik dev kadro" kavramının en bilinen örneklerinden biri oldu. Bir oyuncunun, tek başına bir sahneyi, bir hikâyeyi, bir çılgınlığı yıllarca taşıyabilmesi, olağanüstü bir dayanıklılık gerektirir. Nazım Hikmet'in şiirlerini sahneye taşıyan yorumlarıyla da tanındı; şiiri, sayfadan sahneye taşımak, kelimelere yeni bir beden vermek demekti.
80 yaşını aştıktan sonra da sahne çalışmalarını sürdürdü; sanki sahne, onun için sadece bir meslek değil, yaşama biçiminin kendisiydi.
Kaynakça
• Erkal, Genco. "Güneşin Sofrasında: Genco Erkal Arşivi"
• And, Metin. "Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu"
• Dostlar Tiyatrosu resmî web sitesi, tarihçe
Bir tiyatro binasının inşaatı yarıda kalırsa ne yaparsınız? Yıldız Kenter'in cevabı basitti ama cesurdu: koltukları isim karşılığında sattı. Bugün Kenter Tiyatrosu'na girenler, koltukların üzerinde yazılı isimleri görür; her biri, bir zamanlar bu tiyatronun ayakta kalması için verilen küçük bir desteğin izi.
1928'de doğdu. Babası diplomat Ahmet Naci Bey, 1922'de Lozan Barış Konferansı sırasında İsmet İnönü'nün özel kalem müdürlüğünü yapmıştı; annesi İngiliz asıllı Olga Cynthia'ydı, Müslüman olup Nadide adını almıştı. Diplomatik bir çevrede, iki farklı kültürün kesişiminde büyüdü.
Ankara Devlet Konservatuvarı'nda okudu, on bir yıl Devlet Tiyatroları'nda çalıştı. Ama devlet kurumunun sağladığı güvenceden çıkıp kendi yolunu çizmeyi seçti: kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör ile birlikte Kent Oyuncuları'nı kurdu. Özel bir tiyatro kurmak, Türkiye'de her zaman maddi bir risk almak demektir; ve bu risk, inşaat sırasında gerçekten gerçekleşti. İşte o zaman, koltuk satışı fikri devreye girdi; bu, sadece bir finansman yöntemi değil, seyirciyi tiyatronun bir parçası, neredeyse ortağı hâline getiren bir jestti.
37 yıl boyunca oyunculuk dersleri verdi, yüzlerce öğrenci yetiştirdi; bir sahne sanatçısının, kendi kariyerinin yanında bu kadar uzun süre eğitimciliği sürdürmesi, nadir bir adanmışlık göstergesi. Devlet Sanatçısı unvanı aldı, İtalya'dan "Adelaide Ristori" ödülünü kazandı, UNICEF İyi Niyet Elçisi oldu. 2019'da hayatını kaybetti.
Kaynakça
• Kenter Tiyatrosu arşivi, Kent Oyuncuları'nın kuruluşu
• T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Sanatçıları Listesi
"Aktörlük, kendini unutmaktır" derdi Müşfik Kenter; belki de bu yüzden, sesi kadar tanınan yüzü değildi. 1932'de İstanbul'da doğdu; diplomat Ahmet Naci Bey ile Nadide Hanım'ın oğlu, Yıldız Kenter'in kardeşiydi. Ankara Devlet Konservatuvarı'nda okudu.
Ablası Yıldız Kenter'le birlikte Kent Oyuncuları'nın kuruluşunda yer aldı; tiyatronun ayakta kalması için gereken her türlü emeği verdi. İki kardeşin, aynı sahne tutkusuyla, aynı riski göze alıp bir tiyatro kurması, Türk tiyatro tarihinde nadir rastlanan bir aile ortaklığı örneğidir.
Orhan Veli'nin şiirlerini seslendirdiği yorumlarıyla tanındı; "Bir Garip Orhan Veli" oyunuyla şairi yıllarca sahnede yaşattı. Bir şiirin, sadece okunmakla kalmayıp bir sesle, bir tonlamayla yeniden yaratılması, şiirle okuyucu arasına üçüncü bir katman, yorumcunun kendi duygusunu ekler. Türkiye'de yayınlanan "Alf" dizisinde başrol uzaylı karaktere seslendirmesiyle de geniş kitlelerce tanındı; sahne sanatçısı kimliği, böylece popüler kültürün bambaşka bir köşesine de uzandı.
15 Ağustos 2012'de hayatını kaybetti. "Kendini unutmak" ilkesiyle çalışan bir oyuncu için, belki de en büyük başarı, seyircinin onu değil, canlandırdığı karakteri hatırlamasıdır.
Kaynakça
• Kenter Tiyatrosu / Kent Oyuncuları arşivi
• Orhan Veli Kanık seslendirme kayıtları
1980'lerde, Türkiye'nin dört bir yanında, çocuklar televizyon karşısında toplanır, o sıcak, tanıdık sesi beklerdi: "Kuzucuklarım..." Adile Naşit'in "Uykudan Önce" programındaki bu masal anlatıcılığı, bir kuşağın ortak hafızasına o kadar derin işlendi ki, bugün bile o iki kelimeyi duyan pek çok kişi, anında çocukluğuna dönüyor.
17 Haziran 1930'da İstanbul Şehzadebaşı'nda doğdu. Babası "Komik-i Şehir" Naşit Özcan, annesi tiyatro oyuncusu Amelya Hanım'dı; ağabeyi Selim Naşit de sahne insanıydı. Tiyatro, onun için bir meslek seçimi değil, doğduğu evin havasıydı; kundaktan itibaren sahne kokusuyla büyümüştü.
"Hababam Sınıfı" filmlerindeki Hafize Ana ve "Neşeli Günler" gibi yapımlardaki karakterleriyle Türk sinemasının en sevilen isimlerinden biri oldu; Münir Özkul'la ekran ortaklığı uzun yıllar sürdü, ikisi birlikte, Yeşilçam'ın en tanıdık anne-baba figürlerinden birini oluşturdu.
Ama onun hayatı, ekrandaki sıcaklığın gerisinde, büyük bir acı taşıyordu. Oğlu Ahmet'i on altı yaşındayken bir ameliyat sırasında kaybetti; bu acısını kamuoyundan büyük ölçüde gizli tuttu. Milyonlarca çocuğa ekrandan sevgiyle seslenen bir kadının, kendi çocuğunu kaybetmiş olması, düşünüldüğünde insanın içini burkan bir çelişki; ama belki de bu acı, onun ekrandaki sevgi dolu haline, fark edilmeyen bir derinlik kattı.
12 Aralık 1987'de hayatını kaybetti.
Kaynakça
• Öz, Sibel. "Oyuncu: Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit"
• Scognamillo, Giovanni. "Türk Sineması Tarihi"
• Hürriyet Gazetesi arşivi, "Kuzucukların Annesine Veda"
Bir oyuncunun kariyeri bazen elli yılı aşar, ama tek bir karakter, o elli yılın hepsini gölgede bırakabilir. Gazanfer Özcan için bu karakter, önce "Hüsnü Kuruntu," sonra kariyerinin son yıllarında "Tahsin Sütçüoğlu" oldu.
1931'de İstanbul Cihangir'de doğdu. Vefa Lisesi'nde okurken okul tiyatro kulübünde sahneye çıktı; pek çok Türk tiyatrocusunun olduğu gibi, onun da sahneyle ilk teması, profesyonel bir kurumda değil, bir okul kulübünde gerçekleşti.
1962'de eşi Gönül Ülkü ile evlendi; birlikte "Gönül Ülkü - Gazanfer Özcan Tiyatrosu"nu kurup uzun yıllar ayakta tuttular. Karı-koca bir tiyatro işletmek, hem sanatsal hem de mali açıdan, ortak bir hayatın her anını paylaşmak demektir. Televizyonda "Kuruntu Ailesi" dizisindeki "Hüsnü Kuruntu" karakteriyle bir kuşağın hafızasına yerleşti; yıllar sonra, kariyerinin sonlarına doğru "Avrupa Yakası" dizisindeki "Tahsin Sütçüoğlu" karakteriyle, bu kez çok daha genç bir kuşağa ulaştı. Aynı oyuncunun, otuz yıl arayla iki farklı kuşağı güldürebilmesi, nadir bir uyum yeteneğinin göstergesi.
Nezaketi ve sahne disipliniyle bilinirdi; "İstanbul beyefendisi" tabirini hak eden, kibar ama etkili bir sahne duruşu vardı.
2009'da hayatını kaybetti.
Kaynakça
• And, Metin. "Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu"
• Vefa Lisesi Mezunlar Derneği kayıtları
Meddahlık, tek bir kişinin, elinde bir mendil ve bir asayla, onlarca karakteri canlandırdığı, Osmanlı'nın en eski sözlü anlatı geleneklerinden biriydi. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, bu gelenek neredeyse unutulmuştu. Onu yeniden sahneye taşıyan isimlerden biri, Erol Günaydın oldu.
1933'te Trabzon Akçaabat'ta doğdu. Ailesiyle İstanbul'a taşındı, Galatasaray Lisesi'nde okudu; okulun tiyatro kulübünde sahneyle tanıştı. Sesiyle tanınan bir sanatçı oldu: "Ayı Yogi" çizgi filminin Türkçe seslendirmesini yaptı; bir neslin çocukluğuna, görüntüsünü hiç görmeden, sadece sesiyle girdi.
Ama asıl mirası, unutulmaya yüz tutan meddahlık geleneğini sahnede yeniden canlandırması oldu. Elinde mendil ve asayla, tek başına onlarca karakteri canlandırdığı gösteriler sundu; bir anlatıcının, hiçbir dekor, hiçbir başka oyuncu olmadan, sadece ses ve beden diliyle bir dünya kurabildiğini gösterdi. Sinemada "Çiçek Abbas" gibi filmlerdeki babacan karakterleriyle de tanındı; sahne ile sinema arasında rahatça geçiş yapabilen nadir isimlerden biriydi.
2012'de hayatını kaybetti. Geride, hem modern seslendirme sanatının hem de asırlık bir sözlü geleneğin izini taşıyan bir kariyer bıraktı.
Kaynakça
• Nutku, Özdemir. "Meddahlık ve Meddah Hikâyeleri"
• Galatasaraylılar Cemiyeti kayıtları
• Hürriyet & Cumhuriyet gazete arşivi (Ekim 2012)
İki sanat dalını aynı anda, aynı özenle sürdürmek kolay değildir. Savaş Dinçel, hem oyunculuğu hem karikatüristliği, hayatı boyunca bir arada taşıdı; biri sahnede, diğeri kâğıt üzerinde.
1942'de İstanbul Fatih'te doğdu. Belediye Konservatuvarı'nda okudu; oyunculuk eğitimi alırken bile, elinden kalemini bırakmadı.
Müjdat Gezen'le uzun soluklu bir dostluk ve sanat ortaklığı kurdu; bu dostluk, sadece kişisel değil, mesleki bir dayanışmaya da dönüştü. 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ikisi de gözaltına alındı; o dönemin pek çok sanatçısı gibi, mizahın ve eleştirinin bedelini doğrudan yaşadılar. Bir darbe rejiminin, güldüren insanları bile tehdit olarak görmesi, dönemin baskıcı atmosferinin çarpıcı bir göstergesidir.
"Ekmek Teknesi" dizisindeki "Nusret Baba" karakteriyle geniş kitlelerce tanındı; kariyerinin sonlarına doğru gelen bu rol, onu yeni bir kuşağa da tanıttı.
20 Aralık 2007'de hayatını kaybetti. Müjdat Gezen Sanat Merkezi'ndeki bir sahne, onun adını taşıyor; bir dostluğun, ölümden sonra da mekâna işlenmiş hâli.
Kaynakça
• Gezen, Müjdat. "Savaş Dinçel Arkadaşım"
• Dinçel, Savaş. "Çizgigeçer" (karikatür albümü)
• Hürriyet ve Milliyet gazete arşivi (Aralık 2007)
"Sanat parayla ölçülmemeli" ilkesiyle bir okul kurmak, kolay bir iddia değildir; ama Müjdat Gezen, bu iddiayı gerçeğe dönüştürdü. 1991'de kurduğu Müjdat Gezen Sanat Merkezi (MSM), imkânı kısıtlı gençlere sanat eğitimi verme amacıyla yola çıktı.
29 Ekim 1943'te İstanbul Fatih'te doğdu. Babası Necdet Bey, TRT İstanbul Radyosu sanatçısıydı; müzik, evin doğal bir parçasıydı demek ki. Vefa Lisesi'nde okudu; burada Savaş Dinçel'le kurduğu dostluk, hayatı boyunca sürecek bir sanat ortaklığına dönüştü. İki genç, aynı okulun sıralarında, ileride birlikte pek çok proje üretecekleri bir dostluğun temellerini attılar.
"Gırgıriye" dizisi ve "Darbukatör Baryam" gibi karakterlerle toplumsal mizahı sürdürdü; sahnedeki her karakteri, sadece güldürmek için değil, bir toplumsal tipi yansıtmak için kurguladı. Yetmiş yılı aşkın bir sanat kariyerine sahiptir; bu kadar uzun bir süre, aktif ve üretken kalabilmek, nadir bir dayanıklılığın işareti.
MSM, kuruluşundan bu yana, maddi imkânı olmayan pek çok gencin sanatla tanışmasını sağladı; belki de Müjdat Gezen'in en kalıcı mirası, kendi rolleri değil, bu okuldan mezun olan isimlerin kariyerleridir.
Kaynakça
• Gezen, Müjdat. "Gırgıriye: Sinema ve Anılar"
• Gezen, Müjdat. "Fatih-Vefa Hattı: Bir Çocukluk Öyküsü"
• MSM (Müjdat Gezen Sanat Merkezi) kuruluş belgeleri
Her gelenek bir yerden başlar. Türk tiyatrosundaki Kavuk geleneğinin, yani ustadan çırağa geçen o sembolik emanetin başladığı yer, 1874'te İstanbul Şehzadebaşı'nda doğan bir adamdı: Kel Hasan Efendi.
Dönemin tiyatro dünyası ikiye ayrılıyordu: Batılı tarzda, metne bağlı "Efendi tiyatrosu" ve halkın içinden gelen, doğaçlamaya dayanan tulûat. Hasan Efendi, tulûatı seçti. Gençliğinde, döneminin en tanınmış komiği Abdürrezzak Abdi Efendi'nin topluluğuna katıldı (1890-1893); Abdi Efendi'nin yarattığı "İbiş" tiplemesine hayrandı, onun bütün rollerini izleyip ezberledi. Ama başrolde oynama isteği, hep Abdi Efendi'ye ait olan bu rolle çatıştı; aralarındaki anlaşmazlık ayrılıkla sonuçlandı. Hasan, kendi kumpanyasını kurdu ve Abdi Efendi'den öğrendiği İbiş tiplemesini, kendi üslubuyla yıllarca sahnede yaşattı. Sahnede zenginle fakiri, güçlüyle zayıfı karşı karşıya getiren oyunlarında, halkın kurnaz ve doğru sözlü temsilcisini oynadı; seyirci, kendi gündelik dertlerini, sahnede İbiş'in ağzından, mizahla yumuşatılmış olarak duyuyordu.
1895'te Abdi Efendi'nin saraya alınmasıyla tulûat sahnesindeki en büyük rakibini kaybeden Hasan Efendi, alanda rakipsiz kaldı; ünü hızla yaygınlaştı. Bu iki isim arasındaki rekabet, muhtemelen dönemin İstanbul'unda, bugünün spor takımları arasındaki rekabete benzer bir heyecan yaratıyordu.
Ama Kel Hasan Efendi'nin en kalıcı mirası, sahnedeki performanslarından çok, başlattığı gelenekte yatıyor. Geleneksel Türk tiyatrosunda ustadan çırağa geçen sembolik emanet olan Kavuğun ilk bilinen sahibiydi; bu emaneti öğrencisi İsmail Dümbüllü'ye devretti. Böylece Kel Hasan Efendi'den başlayan bir aktarım zinciri, İsmail Dümbüllü, Münir Özkul, Ferhan Şensoy, Rasim Öztekin üzerinden, bugüne kadar sürdü. Yüz yılı aşkın bir zaman diliminde, beş farklı usta, aynı sembolik emaneti birbirine devretti; bu, Türk tiyatro tarihinin en uzun soluklu aktarım zincirlerinden biri.
Kaynakça
• And, Metin. "100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi"
• Nutku, Özdemir. "Meddahlık ve Meddah Hikâyeleri"
• Vikipedi, "Kel Hasan Efendi" ve "Abdürrezzak Abdi Efendi" maddeleri
• İstanbul Ansiklopedisi, "Hasan Efendi (Komik Kel)" maddesi
Münir Özkul'u anlatırken, onun 1978'de dört ayrı ödül birden kazandığı bir oyundan söz etmiştik: "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı." Bu oyunun yazarı, Türk tiyatrosuna epik anlatıyı ilk kez taşıyan, kendini sırma saçlı sanan kel bir karakterle topluma ayna tutan bir isimdi: Haldun Taner.
16 Mart 1915'te İstanbul Çemberlitaş'ta doğdu. Babası Ahmet Selahattin Bey, Meclis-i Mebusan'ın İstanbul milletvekillerinden bir hukukçuydu; annesi Seza Hanım'dı. Akademik bir kariyere adım attı, asistanlık yaptı; ama yazdığı ilk oyunu "Günün Adamı," İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenmeden yasaklandı. Bu erken engel, onu yıldırmak yerine, farklı bir yola yöneltti: asistanlığı bırakıp Viyana'ya, tiyatro bilimi okumaya gitti. 1955-1957 arası Max Reinhardt Tiyatro Akademisi'nde öğrenim gördü, Viyana'daki tiyatrolarda reji asistanlığı yaptı.
1957'de Türkiye'ye döndü. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü'nde, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde edebiyat, sanat tarihi ve tiyatro tarihi dersleri verdi. Aynı zamanda Tercüman Gazetesi'nde (1952-1960), sonra Milliyet Gazetesi'nde "Devekuşuna Mektuplar" başlıklı köşesinde haftalık yazılar yazdı; bu yazılar, yaşadığı dönemin bir tür edebî belgeseli hâline geldi.
1964'te sahnelenen "Keşanlı Ali Destanı," Türk tiyatrosundaki ilk epik tiyatro örneği sayılır ve onu dünya çapında tanınır kıldı. Bertolt Brecht'in epik tiyatro anlayışını, Türk halk hikâyeciliği geleneğiyle harmanlayan bu oyun, sahne ile seyirci arasındaki mesafeyi bilinçli olarak koruyan, düşündürmeyi amaçlayan bir yapıya sahipti.
"Sersem Kocanın Kurnaz Karısı" (1971), Moliere'in "George Dandin" adlı oyununu, üç farklı perdede üç farklı Türk tiyatro geleneğiyle (ortaoyunu, tulûat, modern tiyatro) yeniden yorumlayan cesur bir uyarlamaydı; 1972 Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü'nü kazandı. Taner'in kalemi, kel olduğu hâlde kendini sırma saçlı sanan, cahil olduğu hâlde kolay yoldan sınıf atlamaya çalışan karakterler üzerinden, toplumun yüzeysellik ve sahtekârlığa açık yanlarını eleştiriyordu.
Yazarlığı sinemaya da uzandı: "Kaçak" (1955) ve "Dağlar Delisi Ferhat" (1957, Lütfi Akad ve Orhan Kemal'le birlikte) senaryoları, dönemin önemli ödüllerini kazandı. "Sancho'nun Sabah Yürüyüşü" (1969) ile Bordighera Uluslararası Mizah Festivali Öykü Ödülü'nü, 1983'te Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü'nü (Pertev Naili Boratav'la paylaşarak) kazandı.
7 Mayıs 1986'da, Milliyet'teki köşe yazarlığını sürdürürken, İstanbul'da hayatını kaybetti. Teşvikiye Camii'nden kılınan cenaze namazının ardından Küplüce Mezarlığı'na defnedildi. 1987'den beri onun adına "Haldun Taner Öykü Ödülü" veriliyor; 1988'de İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun Kadıköy sahnesine ve Caddebostan'da bir sokağa adı verildi. 2015'te, doğumunun yüzüncü yılında, bütün yapıtları Yapı Kredi Yayınları tarafından yeniden basıldı.
Kaynakça
• Güneş Gazetesi, "Haldun Taner Kimdir? İşte Haldun Taner'in Hayatına Dair Merak Edilenler"
• Mardinlife, "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı - Haldun Taner Kitap Özeti, Konusu ve İncelemesi"
• 1000Kitap, "Keşanlı Ali Destanı - Sersem Kocanın Kurnaz Karısı - Haldun Taner"
• Yapı Kredi Yayınları, "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı" tanıtım metni
• Edebiyat Sanat Akademisi, "Haldun Taner Sersem Kocanın Kurnaz Karısı Hakkında Konu Özet İnceleme"
Metin Akpınar, 1 Kasım 1941’de doğdu. Hukuk eğitimi aldı; bu akademik disiplin, sonraki yıllarda sahnedeki o ölçülü, mantık örgüsüne dayalı oyunculuk tarzının temelini oluşturdu.
1962’de Milli Türk Talebe Birliği çatısı altında Zeki Alasya ile tanıştı; bu tanışma, Türk mizah tarihinin en uzun soluklu ortaklıklarından birinin başlangıcıydı. 1967’de Haldun Taner ve Zeki Alasya ile birlikte Türkiye’nin ilk kabare tiyatrosu sayılan Devekuşu Kabare’yi kurdu.
Sinemada “Köyden İndim Şehre”, “Süt Kardeşler”, “Neşeli Günler” gibi pek çok filmde Zeki Alasya ile birlikte rol aldı; ikili, genellikle birbirini tamamlayan, dengeleyen karakterler canlandırdı. Akpınar, sahnede genellikle daha “akılcı”, olayları sorgulayan tarafı temsil etti. Kariyeri boyunca toplumsal ve siyasi meselelere dair eleştirel duruşunu sürdürdü.
Kaynakça:
And, Metin. “Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu”;
Bayat, Haktan Esat. “Metin Akpınar ve Zeki Alasya Filmlerindeki Halk Kültürü Unsurları” (Yüksek Lisans Tezi, Sakarya Üniversitesi, 2022).
Zeki Alasya, 1943’te İstanbul Şehzadebaşı’nda doğdu; bu semt, geleneksel Türk tiyatrosunun tarihi merkeziydi. Robert Koleji’nde okudu.
1962’de Milli Türk Talebe Birliği çatısı altında Metin Akpınar’la tanıştı. 1967’de Haldun Taner ve Metin Akpınar’la birlikte Devekuşu Kabare’yi kurdu. Sinemada “Köyden İndim Şehre”, “Salak Milyoner” gibi filmlerde Metin Akpınar’la birlikte rol aldı; yönetmenlik de yaptı.
Sahne dışındaki hayatında marangozluğa ve model tren yapımına meraklıydı; küçük ölçekli maketler üzerinde çalışmayı, sahnenin gürültüsünden uzaklaştığı bir sükûnet alanı olarak gördüğü aktarılır. 8 Mayıs 2015’te hayatını kaybetti.
Kaynakça:
And, Metin. “Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu”;
Hürriyet Gazetesi Arşivi, “Güle Güle Zeki Alasya” (9 Mayıs 2015).
Ayşen Gruda, 1944’te İstanbul Yeşilköy’de doğdu; üç kız kardeşten biriydi. Babasının erken vefatı nedeniyle lise eğitimini yarıda bırakıp çalışmak zorunda kaldı, ama tiyatro tutkusunu hiç bırakmadı.
1977’de bir televizyon skecinde canlandırdığı “Domates Güzeli” karakteriyle geniş kitlelerce tanındı. Sinemada “Tosun Paşa”, “Süt Kardeşler”, “Gülen Gözler”, “Çöpçüler Kralı”, “Hababam Sınıfı” gibi pek çok filmde rol aldı. Adile Naşit’le birlikte, Türk sinemasının en tanıdık kadın ikililerinden birini oluşturdu.
Ömrünün son yıllarına kadar tiyatro sahnelerinden kopmadı, genç sanatçılara yol gösterdi. “Komedi ciddi bir iştir” sözü, oyunculuk anlayışının özetiydi. 23 Ocak 2019’da hayatını kaybetti.
Kaynakça:
And, Metin. “Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu”;
Scognamillo, Giovanni. “Türk Sineması Tarihi”;
TRT Arşiv, “Domates Güzeli” skeç kayıtları.
Bakırköy'de bir tren istasyonunu düşünün: işten eve dönen üç arkadaş, kompartımanda otururken birbirlerine skeçler oynuyor, gülüyor, gündelik yorgunluğu unutuyorlar. Bu üç arkadaştan biri, bu seride daha önce anlattığımız Münir Özkul'du; bir diğeri Sadri Alışık'tı; üçüncüsü ise, hem kalemi hem sahnesiyle Türk mizahına iz bırakacak olan Altan Erbulak.
11 Kasım 1929'da Erzurum'da doğdu. Babası binbaşıydı; bu, ailenin Anadolu'nun farklı şehirlerinde, babanın atandığı her yeni garnizonla birlikte taşınması demekti. İlkokulu neredeyse her yıl farklı bir okulda okudu. Ortaokulu Bakırköy'de bitirip Işık Lisesi'ne yazıldı, orada başarısız olunca Güzel Sanatlar Akademisi'nin resim bölümüne geçti; Cemal Tollu'nun atölyesinde beş yıl okudu, ama okulu bitirmeden askere gitti. Yarım kalan eğitimini, yıllar sonra, 1950'lerde tamamladı.
Sanat hayatına 1947'de, Hergün gazetesinde karikatür çizerek başladı. Vatan, Yeni Sabah, Milliyet, Akşam, Tef, Akbaba, Fırt ve Gırgır gibi -bu seride daha önce ayrıntılarıyla anlattığımız Oğuz Aral'ın efsanevi dergisi de dahil- pek çok gazete ve dergide karikatürleri yayımlandı. Türk mizahına "Hürmüz'le Cafer" ve "Kibar Hırsız" gibi karikatür tiplemeleri kazandırdı; Orhan Boran'ın radyo karakterlerine dayanan "Yuki" çizgi romanını resimledi.
Ama Erbulak'ın asıl tutkusu sahneydi. Bakırköy Halkevi ve Cep Tiyatrosu'nda amatör olarak başladığı oyunculuk, 1954'te Haldun Dormen'in ısrarıyla profesyonelliğe dönüştü; "Maitre Pierre Pathelin" oyunuyla Cep Tiyatrosu'nda sahneye çıktı. 1970'e kadar Dormen Tiyatrosu'nda çeşitli roller oynadı, pek çok oyun yönetti; bu seride anlattığımız Haldun Dormen'in yetiştirdiği isimlerden biri oldu. 1969'da İstanbul Devlet Opera Balesi'nde, Güngör Dilmen'in "Midas'ın Kulakları" adlı yapıtında konuk oyuncu olarak "Berber Başı"nı canlandırdı.
1971'de, Füsun Erbulak, Nevra Serezli ve Metin Serezli ile birlikte "Kocamustafapaşa Çevre Tiyatrosu"nu kurdu; bu, Beyoğlu-Şişli hattının dışında açılan ilk tiyatroydu. Bir tiyatronun, İstanbul'un "merkez" sayılan sanat bölgelerinin dışına taşınması, o dönem için hem cesur hem de sembolik bir adımdı: sanat, sadece belirli semtlerin ayrıcalığı olmamalıydı. 1961'de İlhan İskender, 1982'de İsmail Dümbüllü ödüllerini kazandı.
1 Mayıs 1988'de, çıktığı bir turnede, sahnede hayatını kaybetti. Bir sanatçının, kariyerinin tam ortasında, sevdiği işi yaparken ölmesi, hem trajik hem de bir bakıma onun hayatına uygun bir sondu. Eşi Füsun ve kızı Sevinç de aynı mesleği sürdürdü; ölümünden sonra, adına "Altan Erbulak Ödülü" kondu, yılın başarılı oyuncusuna veriliyor.
Kaynakça
• Vikipedi, "Altan Erbulak" maddesi
• Biyografiler.com, "Altan Erbulak"
• BRT Haber Ajansı, "Altan Erbulak Biyografisi"
• Karikatürcüler Derneği, "Altan Erbulak"
• olumhaberi.com, "Altan Erbulak Kimdir? Yaşamı, Mezarı"
• Yeni Akit, "Altan Erbulak Kimdir?"
Sanat toplumu birleştiren değerlerinden biridir…
Sevgili okurlar, sanat ve alanları üzerine söylenen cümleler üzerinden gidelim bu yazımızda…
“Ne işimize yarar ki?”
“Sanata neden para yatıralım?”
“Ne gerek var şaklabanlığa?”
“Sanatçı olup ne olacaksın, başka bir işin olsun onu hobi olarak yine yap…”
Ve elbette siyasetçilerin çokça kullandığı;
“Bize tiyatro oynama!..”
“Siz iyi tiyatrocusunuz!…”
“Halka tiyatro oynamayın!..”
…
Gibi uzayıp giden cümleler furyası ne yazık ki çok fazla..
Biraz anlatalım o zaman nedir bu sanat?
Geçmişte insanlar neden sanat yaptılar?
Mağara duvarlarında neden resimler vardı?
…
Hayal ediniz…
Konuşamıyorsunuz, duyduğunuzu anlayamıyorsunuz, etrafınızdaki hiçbir olayın farkında değilsiniz…
Yeni dünyaya gelen bir bebek gibisiniz ama size yol gösteren bir anne babanız yada birşeyler bilen kimse yok.
Ne yapardınız?
Tecrübe etmek ve deneme yanılma yolunu denemek zorundasınız…
Peki hayata tutunmayı bir şekilde öğrendiniz sonra?
Öğrendiklerinizi bir şekilde geleceğe aktarmak öğretmek isteyeceksiniz…
Mağara duvarlarındaki resimlerin sebebi dönem insanları dinin, dillerin, teknolojinin olmadığı yıllarda öğrendiklerini gelecek nesillere aktarabilmek için resim çizmeyi tercih etti.
Dilleri oluşum sürecinde dönem insanları çıkarttıkları çeşitli seslerle birbiri ile iletişime geçme çabasındaydı, tarihsel süreçte çeşitli dönemlere ait yapılan arkeolojik kazılarda delikli hayvan kemiklerine ulaşıldı. Bunlar enstrumanları andırıyordu. Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz, insanlar kemikleri birbirine vurarak ritmi, üfleyerek de farklı ses tonlarını keşfettiler. Müziğin temelleri de bu yolla atılmış oldu.
Bebek örneğini tekrar hatırlayalım gelişim sürecinde yemek yemeyi, çatal-kaşık-bıçak tutmayı konuşmayı etrafını taklit ederek öğrenir bebek, buradan yola çıkarak insanlar yaşadıklarını avlanmalarını birbirine taklit ederek gösterdi ve öğretti. Bu yolla da tiyatro sanatının temelleri atılmış oldu.
…
Sanat dallarının tarihsel süreçlerini çoğaltmak mümkün, sanatın birleştirici gücünün tarihinde saklı olduğunu da anlayabiliriz…
…
Günümüzde de sanat birleştirici gücünü kendini geliştirerek insanlara aktarmaya devam ediyor.
Dil, din, ırk, mezhep ayırmadan insanlığımızı tekrar hatırlatıyor bize…
…
Bu genel yazı ile hem sizlerle tanışmış hem biraz bilgi vermiş olduk, sanat ve çeşitli konularla ilgili yazı serüvenimiz siz okudukça devam edecek…
Oğuz Kağan AYDOS